Bugün
sabah konuşmak ve susmak üzerine düşünürken bir cümle belirdi zihnimde. “Konuşmak
ve susmak, sözlü iletişimin iki kategorik unsurudur; aynı zamanda diyaloğun da dikotomisi.’’
Yaşadığımız
günler, sözlü kültürün geride kaldığı, yazılı kültürün ise yavaş yavaş
tedavülden çekilmeye başladığı günlerdir. Konuşmak ve susmanın diyaloğun iki
dikotomisi olma vasıflarının biçem değiştirmeye yöneldiği bir dijitalleşme zamanının
başlangıç evresinde bulunmaktayız. Sözün değer kaybına uğrayıp sözün yerini
almakta olan kendisini sosyal paylaşımlar tarzında sunan adına dijitalleşme
dediğimiz yeni bir zamanın tam da içindeyiz.
Sözlü
gelenek zamanla kendi evrenini oluşturmuştu. Bu evrenin ana taşıyıcıları kari,
hatip, vaiz, ozan, şair, meddah ve tiyatroculardı. Onların muhatapları ise
dinleyiciler, halk, cemaatler, şiir severler ve seyircilerdir. Bir de yukarıda
saydığımız söyleyenlere ulaşamayan geniş halk kitleleri vardı.
O dönemde sözleri geniş halk kitlerine
ulaştıran birkaç aracı mevcuttu. Bunlardan birincisi söz söyleyenleri bizatihi
dinleyen ya da dinleyenlerden rivayet silsilesi ile öğrenen gezgin
anlatıcılardı. İkincisi ise söz söyleyenler yada onları dinleyenler tarafından
manzum veya nesir haline getirilmiş olan, sözlü geleneğin formatını yansıtan
gazavatname, cenkname, masal, hikaye ve dini tavsiyelerin bulunduğu folklorik
eserlerdi. Bütün bu eserler, sözlü kültürün oluşturduğu formların yazı haline
getirilip ülkenin en ücra köşelerine kadar ulaşmasını sağlıyordu. Kasabalar ve
köylerdeki kahve ve odalarda, obalardaki yakılan ateş etrafında veya çadırlarda,
özellikle de kış aylarının uzun gecelerinde okunur ve dinlenirlerdi.
O dönemin insanları yaygın olan kültüre
ancak bu tip etkinliklerle ulaşabiliyorlardı. Yine o dönemin insanlarının büyük
bir çoğunluğu okuma-yazma bilmediği için yazıdan daha çok söze, yazandan daha
çok da söyleyene itibar ederlerdi. Folklorik eserlerin anonim olmasının
sebeplerinden birsi de yazarından çok söyleyenin önemli olması değil miydi?
Halkın nazarında en önemli kişiler vaiz,
derviş, şair, ozan ve meddah gibi insanlardı. Gittikleri meclis, köy, kasaba ve
obalarda en baş köşeye oturtulur en iyi imkanlarda misafir edilir ve uygun bir
zamanda da karşısına sıralanır ve pür dikkat dinlenirdi. Söyleyenin değeri
sözün değerini artırır; bu durumdan hem sözü söyleyen hem de söylenen sözün
değeri daha da artardı. Dinleyenler/izleyenler duygulanır, kültürlenir ve bütün
bunlar olurken dolaylı yönden de dönemin hegemonik yapısına adaptasyonları
sağlanırdı. Hegemonik yapı, bu enstrümanlarla kendisini yeniden üretir ve dalga
dalga ülkenin en ücra köşelerine kadar sirayet ederdi. Böylece zamanın ruhu ve
erki kendisini meşruiyetini de sağlamış olurdu.
Günümüze geldiğimizde, yukarıda
anlattığımız sözlü geleneğin eski itibarının kalmadığına
şahit
olmaktayız. Ne eski ozanların, ne halk şairlerinin, ne de geçmişin kitaplarının
artık bir
kıymetiharbiyesi
kalmıştır.
Bunun
tipik bir örneğini, 18 Ekim Cumartesi günü saat 14.00’te, Gedik Ahmet Paşa
Kütüphanesi Konferans Salonu’nda düzenlenen "Atatürk ve Cumhuriyet Şiir
Şöleni" programında gördük. Etkinlik, Zafer Kültür Sanat ve Edebiyat
Derneği tarafından, Afyonkarahisar Belediye Başkanlığı’nın katkılarıyla
gerçekleştirilmişti.
Yaklaşık otuza yakın şair ve ozanın şiir
okuyacağı ve birkaç sanatçının da eser icra edeceği bir programdı. Programa
topu topu elli kadar kişi katılım sağlamıştı. Katılım sağlayan misafirlerin
sanatçılarda dahil hemen hemen hepsi ellili yaşların üstünde, yarısından
çoğunun da altmışlı yaşlarını bile aşmış olmaları manidardı. Programa katılım
sağlayan kişiler arasında biri programda görevli gazeteci arkadaşın (Ömer MAZi)
kızı, diğeri de başka bir katılımcının kızı olması muhtemel iki genç vardı.
Rağbet edenlerin arasında ne resmi bir görevli ne de herhangi bir gazeteci yer
almamıştı. En büyük garabet, programın yapıldığı salonun hemen üzerindeki üç
katlı kütüphanenin ders çalışan öğrencilerle dolup taşması ve aynı meydandaki
kafeler ile parkların her yaştan Afyonluyla fıkır fıkır kaynamasına rağmen
salonun boş ve ilgisiz kalmasıydı.
Programa katılan sanatçılardan biri ‘’Ben
buraya gençlerin rağbet edeceklerini umarak icra etmek için bir eser
hazırlamıştım, mademki gençler yok ben de size uygun düşebilecek bir eser
seslendireyim.’’ diyerek programa devam etmesi günün özeti mesabesinde bir
tavırdı.
Hem
belediye hem dernek hem de programa katkı sunan arkadaşların günlerce titiz
çalışmalarının ve sarf ettikleri emeklerinin karşılığı bu olmamalıydı. Ayrıca
ülkenin farklı şehirlerinden buna ilaveten Afyon’un birçok ilçesinden gelmiş
olan sanatçılara karşı bu ilgisizlik gösterilmemeliydi. Peki, niye böyle bir
durumla karşı karşıya kalındı?
Bu sorunun cevabı, değişen kültürel
paradigmada ve yeni oluşmakta olan zamanın ruhunda aranmalıdır. Yazının başında
sözünü ettiğim sözlü kültür paradigmasının yanı sıra, artık yazılı (kitabi)
kültürün yerini alan ve sosyal medyada kendini açıkça gösteren ve kendisini
fütursuzca dayatan dijital kültürle karşı karşıyayız.
Günümüzde egemen olan dijital kültür
ortamında, özellikle genç kuşaklara ulaşmanın yeni yolları üzerine
düşünmeliyiz. Kültürümüzü ve değerlerimizi, Almanların Zeitgeist
dediği ‘zamanın ruhu’na uygun biçim ve anlatım yollarıyla sunabilmeliyiz.
Mehmet Akif’in deyişiyle, geleneğimizden aldığımız ilhamı 'asrın idrakine'
hitap eden yeni formlarda ifade edebilmeliyiz.
Aksi takdirde,
konuşmanın ve dinlemenin birbirini tamamlayan yönlerini yitirmiş, diyaloğun
simbiyotik dengesini bozmuş olur; sonunda da zamanın ucubelerine dönüşürüz.
Yazımı umut dolu cümlelerle bitirmeyi isterdim. Ancak geldiğimiz
noktada ve bizi bekleyen daha da zorlu şartları düşündükçe, ne Pollyanna’cılık
yapabiliyorum ne de iflah olmaz bir iyimser olduğumu söyleyebilirim. Üzgünüm.
Hüseyin Bay
İlk Yorumu Sen Yap